29 Ekim 2006 Pazar

SÜLEYMANİYE CAMİİ

Muhteşem Süleymaniye !
Bu yazıyı okuyunca bu ismi ne kadar çok hak ettiğini anlayıp, hak vereceksiniz.
Çocukluğumda sık sık Sultanahmet ve Ayasofya'ya gitmiştim.
Eşimle de gidiyoruz ama bunca yıldır hiç Süleymaniye camisine gitmek kısmet olmadı.
Abonesi olduğumuz Sızıntı Dergisinin Mayıs 2006 sayısında "Mimarinin mühendislikle muhteşem buluşması, Süleymaniye Camii" başlıklı yazısını okuyunca yapılan işlere hayranlık duyup, bunca yıl elimizin altındaki camiye nasıl gitmedik diye hayıflandım.
Yazıyı okur okumaz, camiyi gidip görmek için çok sabırsızlandım.
Mutlaka bu şaheseri yerinde görmeliydim.
Gittim, gördüm, resimlerini çektim.
Gerçekten yapıldığı devre göre inanılmaz bir mimarlık ve mühendislik harikası.

Üstelik öyle bir tepeye yapılmış ki Boğaz, Boğaziçi Köprüsü ile birlikte gözünüzün önünde bütün haşmetiyle duruyor.
Allah-ü Teala bu camiyi yaptıran Kanuni Sultan Süleyman'dan,
yapan Mimar Sinan'a, en ufak işten en ağır işi yapan işçisine kadar
hepsinden razı olsun.
Rahmetini üzerilerinden eksik etmesin.(Amin)


Resimler benden,  yazı Sızıntı Dergisinden.
İnşallah sıkılmadan yazıyı okur, sizde bu muhteşem eserin farkında olursunuz.

Mimarinin Mühendislikle Muhteşem Buluşması Süleymaniye Camii
Osman Tarık GÜLTEK 
İnşaat mühendisliği ve mimarlık, ortak yanları olsa da, aralarında derin farklılıklar bulunan, birbirleriyle teşrik-i mesaiye mecbur iki farklı meslektir.
Mühendislikle mimarlığın tatlı ve faydalı bir beraberliği vardır.
Mimarî özelliklerin statik kurallara uyması gerekir.
Bazen de, yapının göreceği fonksiyonun bir gereği olarak,
mühendislikten zor problemleri halletmesi, yapım tekniğinde,
malzeme ve dizaynda yeni açılımlar yaparak,
mimarın istediği yapıyı ortaya koyması beklenir.
Bunun içindir ki, bir yapının proje aşamasında iki meslek sahibinin de imzası istenir.
Günümüzde bir yapı inşa edilirken en az 15 mühendis ve
mimardan oluşan yapı denetim firmalarından onay ve yeterlilik alınması mecburidir. Zemin etütleri için jeoloji ve jeofizik mühendisine;
projenin araziye uygulanması (yapının oturacağı alanın belirlenmesi) için
harita mühendisine; elektrik tesisatı için elektrik mühendisine;
görünüm ve dizayn için mimara ve statik hesaplar için inşaat mühendisine ihtiyaç vardır. Basit gözüken 10 daireli bir bina inşaatı için bu kadar mühendise ihtiyaç varken,
4000 m2 alana oturan camii ve 70 dönüm arazi üzerine inşa edilen külliyesiyle
muhteşem Süleymaniye’nin tek bir kişinin bilgi ve sorumluluğu dâhilinde
ortaya konması hayret uyandırmaktadır.
Böyle büyük inşaatlar için firmaların proje grupları oluşturdukları göz önüne alındığında, Mimar Sinan’ın ne denli büyük bir deha olduğu daha iyi anlaşılır.

Tarihçe ve genel bilgiler;
Süleymaniye Camii, Kanûnî Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.
İnşaatına Haziran 1550’de başlanan cami, Ekim 1557’de tamamlanmıştır.
Meşhur bir rivayete göre; bir kutlu gecede Kanuni Sultan Süleyman,
rüyasında Rasülullah Efendimiz’i (sas) görür.
Sultan Süleyman ve Peygamber Efendimiz (sas) Süleymaniye’nin inşa edildiği
yaklaşık 70 dönümlük arazinin bulunduğu tepeye gelirler
(O tepe, hem Haliç’i, hem de Boğaziçi’ni Marmara tarafından en ideal noktadan görür.)
Peygamber Efendimiz (sas) bizzat gösterir:
“Mihrabı buraya, minberi buraya olsun...” Kanûnî Sultan Süleyman uyanınca, şükreder ve hemen Mimarbaşı Sinan-ı Abdülmennan Hazretleri’ni çağırtır.
Sinan’ı hiçbir açıklama yapmadan, büyük bir heyecanla rüyada gördüğü yere götürür. Kanûnî: “Buraya bir cami, bir külliye yapacağız.” diye söze başladığında;
Sinan-ı Abdülmennan Hazretleri söze karışır: “Sultan’ım, mihrabı burada,
minberi burada olsun...”
Sultan Süleyman şaşırır: “Sinan, sen bu işten haberli gibisin?”
Büyük mimar cevap verir: “Sultan’ım sizin dün geceki kutlu ziyaretinizde ben de iki adım gerinizde geliyor idim...”
Bu rivayet doğru mudur, temenni midir bilmiyoruz; ama Mimar Sinan,
Tezkiretü’l-Bünyan isimli eserinde Süleymaniye’nin temelinin atılışını bizzât şu satırlarla ifade etmiştir:
“Bir vakt-i şerif ve bir saat-i said-ü lâtifde ol Cami-i Münif’e temel uruldu.”
Bu sözleri yorumlayanlar rüyayı destekler nitelikte bulmuştur.



Süleymaniye aynı zamanda bir külliyedir.
Bu külliye Kantarcılar Mahallesi’ne bakan bir tepe üzerinde Bâb-ı Vâlâ-yı Seraskeri (Genelkurmay Başkanlığı, bugünkü İstanbul Üniversitesi, rektörlük ve diğer binaları) ile Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ-penâhî (bugünkü İstanbul Müftülüğü binası) arasındadır.
Cami avlusunun etrafını çevreleyen büyük külliyede;
türbeler, türbedâr dairesi, evvel, sani, rabi, salis, tıp medreseleri, darû’l-hadis, darû’ş-şifa, bimarhane, darû’l-kurra, sibyan mektebi, imaret, tabhane (konuk evi), han, hamam, kitaplık ve dükkânlar bulunmaktadır.
Dış avlunun on kapısı vardır. Bunlar;
Mera, Eski Saray, Mektep, Çarşı, Hekimbaşı, İmaret, Kubbe, Tabhane, Ağa ve Harem kapılarıdır. Caminin dört minaresi İstanbul’da yaşamış ilk dört sultanı;
Fatih, 2. Bayezid, Yavuz Selim ve Kanûnî ’yi;
minarelerdeki on şerefe de 10 padişahı temsil etmektedir.
Minareler örülürken taşlar birbirine demir kemerle tutturulmuş,
taş ve demirin birbirine kenetlenmesini sağlamak için bağlantı yerlerine kurşun dökülmüştür.
63x69 metre ebadında olan caminin kubbe yüksekliği 53,
kubbe çapı ise 26,5 metredir.
Yaklaşık 30’ar ton oldukları hesaplanan 4 fil ayağı toplam 8.000 ton yükü temele iletmektedir.
Mimar Sinan bunları Ciharyâr-ı Güzin’e (dinin dört direği); Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye (ranhüm) armağan olarak sunmuştur.
Ayaklardan ikisi İstanbul’daki eski Bizans Sarayı’ndan ve Kıztaşı’dan,
biri Baalbek’teki Jüpiter Tapınağı’ndan, diğeri de Mısır’ın İskenderiye kentinden getirtilmiştir.
Yer altında birtakım yollar kazılıp üzerlerinde birtakım kemerler yapılmıştır.
Bu yollardan caminin içinden bütün yan yapılara su dağıtılan depolara gidilir.
Mimar Sinan, cami içinde devamlı hoş bir hava bulundurmak için yer altındaki yolları yapmıştır.
Cami tabanının orta kısmında yer alan bu yollar üzerine tahta kapaklar konularak aşağıdan gelen hava ile cami içinin yaz mevsiminde devamlı serin,
kış mevsiminde ise sıcak olması sağlanmıştır.
Peçevî Tarihi ’nde anlatıldığına göre Süleymâniye Camii’nin yapılmasında vekiller
(hesap görevlisi, muhasebeci) tarafından tutulan defterlerde caminin inşa masrafı 896.883 florin olarak gösterilmektedir ki, bu o devirde elli tanesi bir kuruş olmak üzere 53.782.900 akçe karşılığıdır.

İnşaatla ilgili bilgiler;
Süleymaniye’nin inşasına ait teknik bilgilerin yer aldığı herhangi bir evrak bulunamamıştır.
Mimar Sinan, cami yapımında harç için kullandığı yumurta sayısını,
çalışan ustaların milliyetlerini, dinlerini ve günlük ücretlerini 164 ciltlik bir deftere kaydettirmiştir.
Mimar Sinan, idarî ve malî detayları en ince teferruatına kadar, emanete sahip çıkma titizliği ve üzerinde küçük bir hak bile bırakmama gayretiyle yazmış;
ama teknik detayları açıklamamıştır.
Bu durumun hikmeti tam olarak bilinmemektedir.
Fakat neticede bizlere sürekli bir anlama-çözme gayretinin miras bırakıldığı açıktır.
Günümüz binalarında konfor faktörü olarak kontrol edilebilen 4-5 özellik varken
(yapının ses yalıtımı, izalasyonu, ışık alması, havalandırması vs.)
Mimar Sinan 16. asırda yapılan bu eserde 66 faktörü kontrol etmiştir.
Bu rakamlar o günün mimarlık-mühendislik birikiminde ecdadımızın geldiği noktayı daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Süleymaniye’nin bitirilişine kadar, birçok inşaat tekniğinin kullanıldığını görüyoruz.
Mimar Sinan ordudayken tecrübe ettiği zemin mekaniği tekniklerini caminin temel inşaatında uygulamıştır.
Temeli kazıldıktan sonra 3 veya 4 yıl beklemeyi ve zemini sıkılaştırma tekniklerinden biri olan kazık uygulamasını Mimar Sinan’da görmekteyiz.
Zeminin sıkılaşması ve tabiî zemin oturmalarının yaşanması için 3 veya 4 yıl yük altında bekletilmesi caminin yapıldıktan sonraki muhtemel oturmaların önüne geçmek içindir.
İnşadan sonra oluşan oturmalar, yapıda çatlaklar meydana getirmekte ve statiğin bozulmasına sebep olmaktadır.
Süleymaniye’de uygulanan başka bir metot, drenaj tekniğidir.
Deprem esnasında zeminin gevşemesi ve yeraltı sularının hareket etmesi sebebiyle taşıma gücü sıfıra inen zemin hiçbir yük taşıyamaz duruma gelir.
Buna ‘sıvılaşma’ (liquefaction) denir.
Zemin sıvılaşınca üzerindeki yapı bataklığa gömülür
(Adapazarı’nda deprem sonrası bazı binalar 1-2 kat zemine batmışlardı).
Bu sebeple su yalıtımı ve temelden suyun uzaklaştırılması çok önemlidir.
1950’li yıllarda bugünkü İstanbul Ticaret Üniversitesi binasının bulunduğu yerler istimlâk edilirken Haliç’e bağlanmış künklere (yağmur suyu veya kanalizasyon boruları) rastlanmıştır.
Yapılan araştırmalarda bu boru sisteminin Süleymaniye’nin bulunduğu tepedeki suyu drene etmek gâyesiyle temellerin altına yerleştirilmiş ‘çakıl-kum kuyuları’na bağlandığı tespit edilmiştir.
Killi toprağın suyu geçirmeyip tutmasından ötürü zemin mukavemetinin zayıflamasına karşın hazırlanan bu ‘çakıllı-kumlu drenaj sistemi’ ancak son yarım asırdır inşaat mühendisliği alanında uygulanmaktadır.
Bu drenaj sistemiyle yapı temelden gelecek nem ve sudan korunmuş;
oturma olmadığı için çatlamalar da önlenmiştir.
Ayrıca dâhi mimar, yapının içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmıştır.
Bunların dışında yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları yapmış ve bunları da drenaj kanallarına bağlı olarak uygulamaya koymuştur.
Süleymaniye’nin statik ve temel dizaynı gemi omurgası şeklindedir.
Almanya’da teknik eğitim almış ve uzun yıllar deniz yollarında çalışmış olan rahmetli Ahmet Selim Suntur , bina olarak caminin çok iyi dengelendiğini (safralandığını) gemi tasarım formülleri ile inceleyerek görmüş ve “Mimar Sinan Hazretleri âdeta bir hacı yatmaz yapmış. Zamanımızda orijinalliği bozulmasına rağmen, bu bina dış etkenlere ve depremlere çok iyi dayanır.” demiştir.
Camide ayaklar üşümesin ve secdede huzur duyulsun, diye yerden 20 cm yüksekliğe kadar hava hızı profilinin sıfıra çok yakın olması (sınır tabaka), sonrasında ise hava hızlarının yükselmeye başlaması temin edilmiştir. *
Mimar Sinan, cami içinde sesin iyi yayılması ve duyulması için harika bir teknik kullanmıştır.
Bunun için, yapı şekilleri içinde sesin en iyi çoğaldığı kubbeyi uygulamıştır.
Bütün kubbeleri çift olarak yapmış ve damak kubbeyi oluşturmuştur.
Kubbe yapısının güçlü tınlatıcı özelliğine ve kubbede oluşacak özel ses odaklanmalarına önlem olarak kubbe köşelerine ve eteklerine içi boş 50 cm boyunda 64 adet küp yerleştirmiş ve bunlarla iyi bir ses elde etmiştir. Ayrıca, zeminde, sesi yansıtmak için tuğlalardan boşluk bırakmıştır. 
Böylece Süleymaniye harika bir akustiğe sahip olmuştur. **

Camideki harika tasarımlar;
Cami içindeki mesafeler ölçüldüğünde, bütün mesafelerin ebced hesabı ile Allah (cc) ism-i celîlinin katları olduğu anlaşılmaktadır.
Dış minare aleminin ve is odası kubbe noktalarının, işaret ettiği dairelerin sönen bir sinüs eğrisi çizdiği görülmüştür. Açılar ölçüldüğünde her yerde 9 değişik sâbit açı kullanıldığı görülmüş ve bu açıların toplamının 273,15 derece olduğu tespit edilmiştir.
Aynı şekilde caminin Taçkapı içerisinde hizmet binalarına olan mesafe de 273,15 metredir. O devirde Osmanlı’da metrik ölçüler kullanılmadığı düşünülürse, bulunan neticelerin orijinalliği ortaya çıkmaktadır.
Minare yüksekliği, kubbe çapı vs. gibi bazı uzunluk ve açılar birbirine orantılandığında “pi” sayısı, 1,6 (altın oran) gibi bilinen katsayıların yanında, meselâ 23 (tam derece olarak Dünya ekseninin eğim açısı), 4,18 (kalori/joule çevrim katsayısı) ve logaritmadaki “e” sayısı gibi o zamanın şartlarında pek alışılmadık katsayıların da sıklıkla kullanıldığı görülmektedir.
Araştırma ekibi bundan yola çıkarak, cami tasarımında ısı, manyetik alan ve değişik şekil ve hâldeki enerjilerin birbirlerine dönüştürülerek dengelenmesi için hesaplamalar yapıldığı neticesine varmıştır.
Külliye, âdeta bir canlı gibi bütün dış tesirlere karşı korunma refleksleri veya koruyucu enerji küreleriyle donatılmıştır ve bu kürelerin tamamının is odasında kesiştiği anlaşılmıştır.
Bu çalışmalar sırasında Süleymaniye Camii, Mısır piramitleriyle -resimler üzerinden- kıyaslandığında, kesit olarak her ikisinin de, taban açıları 66 derece olan çok dengeli birer ikizkenar üçgen olduğu tespit edilmiştir. Firavun mumyasının, piramit yüksekliğinin tabandan itibaren 1/3 kadar yukarısına (Piramit tepesinden yüksekliğin 2/3’ü kadar aşağıda) yerleştirilmesine karşılık, Süleymaniye Camii’ndeki is odasının, üçgen kesitin ağırlık merkezinde (Cami yüksekliğinin tabandan itibaren 1/3’ü kadar yukarısında) yer aldığı tespit edilmiştir.
Süleymaniye’de yapılan araştırmalarda akustik enerjinin ısıya eş değerliliği ve soğutma işinde kullanımıyla ilgili veriler bulunmuştur.
Verimi düşük olan bu kullanımın diğer enerji türleri ile desteklenerek veriminin yükseltilebileceği düşünülmektedir.
Eğer bu buluş geliştirilirse, insan sesiyle soğutma yapılabilecektir.

bosphorus bridge
İşte bahsettiğim muhteşem manzara, önünüzde Boğaziçi arkanızda Süleymaniye Camii ...

ıstanbul bosphorus
Mükemmel netice;
Süleymaniye Camii’nde gördüğümüz bu mükemmellikler bize “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir.
Göz ise mâneviyata kapalıdır.” vecizesini bir kez daha hatırlatıyor.
Mimar Sinan Hazretleri’nin tekvinî emirleri de çok derinden keşfettiğini anlıyoruz.
Evet madde ve mânâyı bir arada harmanlayan ilim sahipleri, bizlere zaman üstü bir anlayışla mihmandarlık yapıyor, hakikat aşkının insanı ilimde derinleşmeye ve Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerine vâkıf olmaya ulaştıracağını haykırıyorlar.
İlmi sonsuz Rabb’imizin (cc) bizlere bahşettiği bu ilimler, geleceğin fikir işçilerinin bayraktarlığını yapacağı güzelliklere de vesile olacaktır ümidindeyiz.
_______________
Dipnotlar
* Bu noktada, Süleymaniye Topluluğu’ndan bahsedilmesi yerinde olacaktır.
Rahmetli Ahmet Selim Suntur’un liderliğinde çalışan bu grup, Süleymaniye Külliyesi’nde ASHRAE (Amerikan Isıtma Soğutma ve Hava Şartlandırma Mühendisleri Birliği) ile birlikte tarihî mekânlarda klima konusunda bir projeyi tatbik etmek için çalıştıklarında yukarıdaki neticede ulaşmışlar.
** Öğr. Gör. Şadan Güvenir (*) D.E.Ü. Buca Eğitim Fak.Müzik Eğt.A.B.D. İzmir “Sanatta Araştırma ve Bilinçin Önemi Damak Kubbe” Bu makale “Öğr. Gör. Şadan Güvenir ve Dr. Tolga Kandoğan” tarafından “28.Türk Ulusal Otorinolarengoloji ve Baş Boyun Cerrahisi Kongresinde” sunulmuştur.

Süleymaniye Camiine uzaktan son kez bakarak veda ediyoruz.
Yeni bir gezide görüşmek üzere......


28 Ekim 2006 Cumartesi

DOLMABAHÇE CAMİİ

İlk cami gezimiz zarif Dolmabahçe Camii'ne olacak.
Dolmabahçe Camii, Sultan Abdulmecid'in annesi Bezmi Alem Valide Sultan, Dolmabahçe Sarayı'nın az ötesinde, Kabataş'a doğru yaptırdığı iki minareli küçük ve zarif bir camidir.
Asıl ismi Bezmi Alem Valide Sultan Camisidir.
Zamanla bulunduğu yerin ismiyle anılmaya başlamıştır.

Dolmabahçe Camisine denizden bakış.

Üstte ki resme hangi gözle bakabiliriz;
Doğu-batı sentezi,
Şehir kargaşasında kaybolmuş bir cami,
Modern ve klasik bir arada,
Tarihi eserler nasıl katledilir?
Yorumu size bırakıyorum, renkler ve zevkler tartışılmaz.

Biraz da Ansiklopedik bilgiler;
Dolmabahçe Camii, Sultan Abdülmecit'in annesi Bezmialem Valide Sultan tarafından başlatılıp ölümü üzerine Sultan Abdülmecit tarafından tamamlanan ve tasarımı Garabet Balyan'a ait olan bir yapıdır.

Asıl adı Bezmialem Valide Sultan Camii olan ama konumu nedeniyle Dolmabahçe Sarayı bütünü içinde düşünülüp birlikte anılan Dolmabahçe Camii, iki yılı aşkın bir yapım süreci sonunda 23 Mart 1855’te bir Cuma töreniyle ibadete açılmıştır.

Cami Dolmabahçe Sarayına bitişik olduğu için, ön kısmına hünkar ile devlet ricalinin ibadet edebileceği, selamlık töreni ve buluşmaların yapılacağı iki katlı bir hünkar mahfili inşa edilmiştir.
Caminin karşı tarafında Emin Ağa Sebili yer alır.


Caminin en belirgin biçimsel özelliği net bir kurgu ve geometriye sahip olmasıdır.
Cami ve hünkar bölümleri, işlevlerine de bağlı olarak ayrı ayrı tasarlanmış ve sonra birleştirilmiş gibidir.
Cami, kare planlı alt yapı üzerine kubbeli ve yüksek bir kitledir.
Hünkar bölümü ise, dikdörtgen planlı prizmatik ve daha alçak bir kitledir.
Bu iki kitle, caminin kuzey cephesi yönünde bitiştirilirler.
Bu yapıdaki geometri egemen tasarım, ampir üslubunun veya yeni klasikçiliğin 19. yüzyılın ortasındaki son fakat en bütüncül örneklerindendir.
Dolmabahçe Camii, dönemin mimari üslubuna yansıyan barok ve ampir tarzın çeşitli öğeleri ile bezenmiştir.
Camide öne çıkan mimari yenilik ise, dairesel pencere dizisidir. Bu dairesel pencere dizisi, dönemin cami ve sivil mimarisinde görülmemiş bir biçimdir.
Cami; korentiyen kolon başlığı şeklinde tek şerefesi olan, yivli iki minareye sahiptir ve bu minareler hünkâr kasrının kuzey cephesinin iki ucuna yerleştirilmiştir.
Ayrıca, Dolmabahçe Camisi’nin selâtin camilerinde de görülen dış avlusu; yol çalışmalarında yıkılmış ve sebil de bu yıkımdan nasibi almıştır.
Muvakkithane ise denize bakan cepheye taşınmıştır.
Dolmabahçe Camii; yapıldığı dönemin mimari estetiğini yansıtmakla kalmayan, aynı zamanda cami mimarisinde o güne değin denenmemiş dairesel pencere düzeniyle, kendine has bir mimari lezzeti de yakalamıştır.

Üstte ki resim,Dolmabahçe Sarayının Hazine-i Hassa kapısının olduğu taraftan çekilmiştir.
*Dolmabahçe camisinin karşısında bulunan saray tiyatrosunun 1937 yılında çevrenin düzenlenmesi sırasında yıkıldığını,
*Dolmabahçe sarayının ahırlarının yerine ise İnönü Stadyumunun yapıldığını, biliyor muydunuz?

Ve bugünkü son resim, gezi tekneleri ve modern yapılaşma arasında kalakalmış Dolmabahçe Camii.

Yeni bir gezi yazısında görüşmek üzere.....

22 Ekim 2006 Pazar

SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI


RAMAZAN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN.

Resimdeki camii Süleymaniye Camisidir.

Süleymaniye hakkında ayrıntılı bilgi için, bakınız; Süleymaniye Camii


Bu resme ve konuya Yahya Kemal Beyatlı'nın Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiiri çok uygun düşüyor.

Tekrar Ramazan Bayramınızı Kutlar, sağlıklı ve huzurlu bir bayram geçirmenizi dilerim.

SÜLEYMANİYE’DE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanan, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garibe alem bu!..

Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle acilmiş nice yerlerdendir.

Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık

Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.

Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Suleymaniye tarih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok dövüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı.

En güzel mabedi olsun diye en son dinin

Budur öz sekli hayal ettiği mimarinin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kutsi tepeyi;

Taşımış harcını gazileri, serdariyle,

Taşı yenmiş nice bin isçisi, mimariyle.

Hur ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Taam ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..

Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.

Ulu mabede! Seni ancak bu sabah anlıyorum;

Ben de bir varisin olmakla Buğun mağrurum;

Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,

Senelerden beri rüyada görüp özlediğim

Cedilerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbirci

Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!

Kimdi? Banisi mi, mimari mi ulvi eserin?

Taam Malazgirt ovasından yürüyen Turkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok Büyük bir is görmekle yorulmuş belli;

Hem Büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanin hem yasayan varisi hem sahibi o,

Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

Hem bu toprakta Buğun, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karsı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?

Üsküdar’dan mı? Hisardan mı? Kavaklardan mı?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Simdi her merhaleden, Taam Beyazid'dan, Van'dan,

Ayni top sesleri birdir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi Büyük hatıralar rüzgarını,

Çaldıran topları ardınca Mohac toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kova’dan, Nigbolu'dan, Varna'dan, İstanbul’dan..

Anıyor her biri bir vak'ayi heybetle bu an;

Belgrad'dan mı? Budin, Egri ve Uyvar'dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar'dan mı? Tunus’san mı, Cezayir'den mı?

Hur ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mabede karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

Blogcu'da ki yorumlar;
5 Yorum

16 Ekim 2006 Pazartesi

SULTANAHMET'TE GECE

Sultanahmet yazı ve resimlerimizi Sultanahmet'te gece bölümüyle bitiriyoruz.

Sultanahmet Ramazanda akşamları bir başka olur,

ortalık kalabalık ve gürültülüdür ama camilerin ve ortamın aydınlatmalarını hayranlıkla izlersiniz.

Ramazan ayının vazgeçilmezi olan mahyaları görmek için bile sıkıntıya katlanırsınız.


14 Ekim cumartesi akşamı ablama iftara gitmiştik.

Bakınız; Ablamda İftar

Ablam Sarıyer'de, biz Bakırköy tarafında oturuyoruz.

Eşime "Ramazan geldi geçiyor, biz daha Sultanahmet'e akşam olarak hiç gitmedik" dedim.

Sağolsun beni kırmadı, mahyaların resmini çekmeyi ne kadar çok istediğimi de biliyordu,

Sultanahmet'e uğrayıp eve öyle döndük.

Sultanahmet'e geçerken uğramış olduk.

Arabayı park edilecek yer yok, ortalık tıklım tıklım insan dolu.

Oğlumla ben arabadan inip, resim çekmeye gittik.

Eşimle kızım da arabayla turlayıp durdular.


Ortamın kalabalıklığını ve kargaşasını göstermek için yukarıdaki ve

aşağıdaki resme bakmanız yeterli.

Üstelik en kalabalık yer olan, satış bölümünün olduğu yerlere hiç geçmedik.

Sadece Ayasofya ile Sultanahmet camisinin arasındaki bahçe ve havuzun oradan çekim yaptım.


Yeni bir gezi de görüşmek üzere!...


5 Ekim 2006 Perşembe

RAMAZAN'DA SULTANAHMET

Gezimize Sultanahmet camisi ile devam ediyoruz.

Bugün camiyi tanıtmak yerine, Ramazan için yapılan bir kaç değişiklikten bahsedeceğim.

Caminin tanıtımı bundan sonra ki yazı konumuz.

Son yıllarda Ramazanda, Sultanahmet camisinin çevresi Ramazan eğlencelerinin

vazgeçilmez adresi oldu.

Eğer kargaşadan, kalabalıktan hoşlanmıyorsanız size akşamları

Sultanahmet'i önermem.

Ben bu resimleri geçen hafta Perşembe günü öğlen saatlerinde çektim.

Ortalık oldukça sakindi, yabancı turist sayısı fazlaydı.

Yerli turist ise başka il ve ilçelerden gelen Ramazan dolayısıyla

Cami turlarına katılanlardan oluşuyordu, sessiz ve sakin bir ortam vardı.

Akşamları ise bu sakinliği bulamazsınız, avaz avaz bağıran satıcılar, kalabalık,

caminin duvarının dibinde türkü ve fasıl çadırları(şikayet olduğunu kaldırılacağını

duydum ama kaldırıldı mı bilmiyorum)

Ulaşım derseniz, arabanız her zaman size park yüzünden sorun oluşturuyor.

Ya Sultanahmet meydanından epey bir uzağa park edip, yürümeyi göze alacaksınız.

Ya da otoparklara güzel paralar vererek, otoparka bırakacaksınız.

Bunları göze alamıyorsanız en iyisi toplu taşıma araçları,

Tramvay hemen meydanın alt tarafından geçiyor.

Şimdi caminin avlusunda ki bu kulübecikler de ne? diye sorarsanız,

onlar yıllardır Ramazan ayının başında başlayıp, yanılmıyorsam

Kadir gecesine kadar devam eden kitap fuarı için yapılan kitap satış standları.

Bu sene böyle bir dekoru uygun görmüşler.

3-4 sene önce Ramazan ayı kış aylarına denk gelince ortam oldukça soğuk oluyordu.

Brandalardan yapılan çadır benzeri standlarda hem satıcılar

hemde kitapseverler donuyordu.

Bu sene bir tek yağmurlu hava kitap severleri ve satıcıları üzebilir.

Yukarıdaki fotoğrafı, iftar programlarının özellikle Erkan Tan'ın

değişmez çekim yeri olan sokakta çektim.

Eskiden dekor daha farklıydı şimdi eski İstanbul sokaklarına benzetmeye

çalışmışlar ama bana eski İstanbul'dan çok,

gazetelerin verdiği kartondan kovboy kasabalarını hatırlattı.

Elbette satıcıların hepsi sadece yiyecek işiyle ilgilenmiyor, büyük bölümü yiyecek,

kaset satış, dini içerikli yayınların satıldığı stantlar, hediyelik eşyalar,

ve kaligrafi yazısıyla istediğiniz ismi veya yazıyı yazan bir stand var.

Ben de yukarıdaki yazıyı yazdırdım, 5 dakika içinde gözünüzün önünde

büyük bir ustalıkla yazıp, 5 YTL karşılığında size teslim ediyorlar.

Soldaki resim 28 Eylül 2006 tarihinde Sultanahmet camisinin iç avlusunda çekilmiştir.

Kitap fuarı sebebiyle avlu standlarla dolu.

Sağdaki resim ise 4 Haziran 2006 tarihinde çekilmiş olup, caminin avlusunu boş görmek isterseniz diye bu yazıya eklenmiştir.


Yeni bir gezide görüşmek üzere.....